28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kendi İçimde Bir Şarkı

Yalnızlığın dibine vurduğum vakitlerden birindeydim. İlk kez hissetmiştim yalnızlıktaki huzuru. Mutluydum, inanmıştım huzura. Uyuyor, uyanıyordum, eskisi gibi koşmuyor yürüyordum.Karşılaştığım tanıdıklarla uzun uzun dertleşmiyor, göz ucuyla selamlaşıp geçiyordum. Kış soğuğu beni donduramıyordu, içimde bir sıcaklık vardı ve ben hayatı ılık ılık yaşıyordum.
Evime kapadığım oluyordu kendimi  günlerce, aylarca. Şöyle bir düşününce sanki yıllar geçmişti. Mevsimler, mevsimler,  sıcak ve soğuk mevsimler geçmişti sanki, sen yeniden kapımı çalana kadar.
17.02.12

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Soğuk Uyku

Günler geçiyordu, benim için hiçbir şey değişmiyordu. Yine de zamanın geçişi benim için uçurumla yüzyüze gelmek gibiydi.Hiçbir zaman hiçbir şey için yetmezdi zaman. Dolu dolu geçecek diye korkup da hiçbir şeye yettiremediğimiz vakitler aslında ne kadar da boştu. Farketmezdik. Çünkü farkındalık yoraradı, farkındalık acıydı.
Küçükken bize zamanı anlatmak için uyku vakitleri ölçü olarak verilirdi. Yatcaz, kalkcaz… Yoksa zaman uykuyla paralel mi giderdi. Ya da ikisi aynı şeyler miydi de biz fark etmemiştik bunu çocukluktan bu yana. Şimdi şimdi anlıyorum ki zaman yakıcı bir kış soğuğu, uyku ise soğukta sokakta kalmaya mecbur kalmış bir bireyin mecburi sonu. Ve şimdi zamanın akışı içindeki  bizler uyuyoruz.
Her ne kadar üzülüp, sevinsem de zamanın boşluğunu ve uykuları düşünsemde, uyunur uyanırım periyodik olarak. Görmediğim, bilmediğim şehirlerde vapurlar kalkar, uçaklar iner, hayat akıp gider. Bense zamana anlam verme ölçütü saatle selamlaşırım arasıra.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Bağdat'ta Bir Gece


Geceydi, sıcak bir geceydi  belki de soğuk bir gündüzdü hatırlamıyorum.Gece ya da gündüzdü fark eder mi? Hızlı adımlala koyulmuştum yola ve nere gittiğimi de bilmiyordum. Bir yerlere giriyordum sonra o yerlerden çıkıyordum.Güzeldi. Karanlık yerlerdi, insanlar, çıplak sırtlı insanlar üzerime geliyorlardı. Yine de kaçmıyordum onlardan, acıyordum! Sonradan farkediyordum ki kendi sırtımda çıplakla sevişiyordu. Ürpermiştim.
Ben o bir yerlerden çıkıp girmeye devam ederken Atlılar geldiler beni tutuklamaya. Atlılar beni kamyonun kasasına attılar. Belki de ben onların bellerine sarılmışımdır atın üzerindeyken, hatırlamıyorum. Bu kez yine bilmediğim başka yerlere götürülüyordum. Neresi olduğu mühim değil.Gitmek ya da kalmak farketmez.Şimdi kafama takılan gerçek soru şu ki, sıcak mıydı yoksa soğuk mu? Öylesine hızlı yol katettik ki yolun sonunda başım döndüyordu.Bir de soğuktan mı aşırı sıcaktan mı bilmiyorum solmuştum belki de donmuştum tam olarak hissetmiyordum.
 Sonra;
Atlılar! Beni bir yerlerde yolun ortasında bıraktılar gittiler!
Atlılar! Tozu dumana kattılar boğuldum!
                                                      Atlılar! Duyun sesimi arkanızdan efsaneler yarattım!
Tozun dumanın arasında boğulyordum belki de özgürlüğü soluyordum, ne de olsa onlar atlıydılar! Derken fısır fısır sesler duydum.Burnuma belki de kulağıma bilmiyorum ağzıma sesler geliyordu.Kimden, nereden geldiği bilinmeyen sesler diyorlardı ki: "Yaşa!" Bense pusuyordum ama yine de Atlılar'a alkış olsun.
Ben neden buradayım?
Tozlar, tatları tuzlu ama az da tatlı. Yani hem tatlı hem tuzlu. Tozlar gerçek. Yine de emin değilim.
Beni buraya kim getirdi?
Tozlar dindi, her yer şimdi görünüyor ya da hiç bir yer görünmüyor. Yer yok, hiç bir şey yok, şey yok, yok!
Sesler fısır fısır, duyuyorum eminim, sahipsizler!
Görüyorum ama kimse yok!
Derken geliyorlar, adamlar geliyorlar alacakaranlıklar içinden. Yaklaştıklarında fakediyorum kollarının çivi, kafalarının bulut olduğunu. Çivi kollar tutuyorlar bileklerimden. Hiç bir şey demeden çekip görüyorlar beni bu bilmediğim yerlerden. Çırpınıyorum kafalarımız değiyor birbirine ve her dokunuşta sisler içinde kalıyor beynim, sisler... Henüz sormuştum ki "Beni buraya kim getirdi?" cevabımı alamadan sürükleniyordum şimdi. Bundan sonra ben yoktum belki de vardım, hem var hem yoktum farkeder mi?

30 Nisan 2012 Pazartesi

Sona Soyunma


Sıkılırdık hayatlarımızdan, çoğu kez yok olmak isterdik. Ve neden denemezdik ölümü sıyrılmak için bedenlerimizden. Herşeyi bırakıp  gitmek bu kadar mı zordu, yaşamak bu kadar mı değerli?
Sahi ne getirirdi ki bize zaman? O bizim üzerimizden şiddetle geçerdi. Bazılarına ilaç gibi geldiği ise bizim için yalnızca bir efsaneydi. Umut yüz kez, bin kez ölmüştü bizde. Görmezdik çünkü biz en çok görmezden gelmeyi severdik .Ve işte bu yüzden her defasın da İsa edasıyla diriltmeyi denerdik tüm ölü umutları. Denemezdik hiçbir zaman koşmayı geçmişe, gidenlere, ölülere.Ölüler soğuktu. Vefasızda değildik aslında, en nihayetin de insandık.Gamsız edasıyla unutabilirdik tüm gerçekleri ve yarı kör bir umutla bağlanırdık yarınlara.

13 Mart 2012 Salı

Evrilmemişbirey

Soğuk bir kış gecesiydi. Fikirlerinin tiyatrosunu izler gibi, usul usul yağan karı izliyordu. Çoğu hikayenin başlangıcı gibiydi. Aslında fikirleri de hiç uslu değildi. Derken annesi içeriden seslendi. İrkildi ani. Kapatamadığı tüm perdeleri kapatır gibi, biraz kırgın, biraz sakin kapattı perdeyi.

Annesi,"Kardeşin geldi." dedi. Pencere arka tarafa bakıyordu, görememişti onun geldiğini. Zaten umurunda da değildi. Sadece kardeşleri vardı, bir roldü onunki, zorla verilmiş gibi. Bu akşamlıkta rolünü oynadı. Kardeşi giysilerini değiştiriken akşamdan kalma yemeği ısıttı.Görevi bitmişti. Şimdi iyi bir abla olabilirdi. Odasına girdi ya da daha doğrusu boş bir odaya çekildi.

Düşünmeye başladı. Neydi hayat ya da ölüm neydi? Bügün bir komşuları vefat etmişti. Acaba biz onu yaşıyor sanırken,o gerçekten de yaşıyor muydu diye kendi kendine sormadan edemedi. Ölen komşuyla, pekte konuşmazlardı. Belli ki daha yaşarken öldürmüşlerdi onu. Birbirlerini gördüklerinde göz eder, güya selamlaşırlardı. Tüm muhabbet bundan ibaretti aralarında. Bugün onun ölümünü duyduğunda bir ürperti hissetti. En azından simasını bildiği birinin kaybı bile gözlerinin dolmasına yetebilmişti. Ama ağlamadı.

İçeriden sesler geliyordu. Kardeşi oldukça dertliydi. İşleri yine ters gidiyor, yoluna taşlar konuluyordu. Her zaman ki haliydi işte, ondan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Kimse ona 'abla' dememeliydi. Çünkü hiçbiri ondan değildi. Onlar evrimlerini çoktan tamamlamış topluma karışmışlardı.

Evet, komşu ölmüştü, sıradan bir insandı işte. Her insan gibi, çiçekler, böcekler gibi ölmüştü. Fazla düşünmenin gereksizliğine karar verdi. Derken kapı çalındı. Annesi kardeşini dinlemekle meşguldü. Zaten yaşlı ve hastaydı da. Gitti kapıyı açtı. Karşı evdeki komşuları gelmişti, cenazenin genel bir değerlendirmesini yapmaya. Annesi o sırada yanlarına geldi, misafiri gereksiz bir güler yüzle karşıladı. Misafirle birlikte oturma odasına geçerlerken, annesi göz ucuyla çay suyu koymasını istedi. Mutfaktan odaya geçtiğinde muhabbet çoktan koyulaşmaya başlamıştı bile.

Kulaklarını, gereksiz sözler arasında konuşturamadığı zihnini, bu anlamsız muhhabbete esir etmek istemiyordu. Aslında hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi dinlemek istemiyordu. Ama oturmalıydı yanlarında. Genç bir kızdı ve eve gelen misafire hizmeti o yapmalıydı. Odaya çekilmesi ayıp olurdu. Hoş kendisiyle kalsa ne değişirdi, bu sefer de kendini dinlerdi. O da en gereksizi ve hatta en yorucu olanıydı. Beynini çıkartıp bir kenara koymanın yolunu çok çok aradı, ama bulamadı.

Derken ister istemez muhabbete kulak verdi. Denilenlere bakılırsa, komşu iyi biriymiş, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazmış. Mesela, hiç saç başa kavga etmemiş. Ha üç buçuk ay önce bir diğer komşuyla kavgası sayılmazsa tabi. Diğer komşunu eşiyle bakışıyorlarmış sonra evlenmeye karar vermişler. Ölen komşunun üç çocuğu varmış, bir de kocası, gece vardiyasındaki kocası. Neyse, sıkılmış zavallıcık hayatından ve tam adamla kaçacaklarken adamın karısı basmış çığlığı. İzin vermemiş gitmelerine. Sevmek suç muymuş aman, bu devir de kim, kimin kocasını kaçırmıyormuş. Bugün komşu ölmüş adamın karısı da kına yaksınmış. Ah zavallı komşucuk nasıl da masum bir insanmış. Geçenlerde biriyle selamlaşmış.Ne saf, temiz kalpli bir insanmış bu devirde kim, kime selam verme cesareti gösterirmiş. Bir daha böyle bir insanı bulmak çok zormuş vah vah, vah vah...

Allah taksiratını affetsin, diye geçirdi içinden. Gitti çayı demlemeye. Memleketten gönderilen fındıklardan koydu kaselere, çay takımını hazırladı. Çay demini alana kadar geçti tekrar içeri. Muhabbet tüm hızıya devam ediyordu. Misafir anlatıyor da anlatıyordu. Meğer komşu çok adil bir insanmış, kimseciklere haksızlığı olmamış. Parti kursa tek başına iktidar olup, devlet yönetirmiş. Zaten büyük büyük dedesi de paşamış. Kanın da varmış kadının, asil kadınmış canım. Çok zekiymiş ilkokul mezunuymuş ama uzay mekiği yap deseler, projeyi akşam ver, sabah al, o hızla da yapamış yani.

Çay takımlarını almaya mutfağa gidip gelene kadar, komşunu aslında Sokrates'le uzaktan akraba olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmadı. Meğer hemen hemen hergün görüp, göz ucuyla selamlaşıtığı kadın bu devirde yeryüzündeki en hürmete değer insandı. Nasılda bilememişti değerini. Onunla daha fazla zaman geçirmeliydi, hatta dizinin dibinden ayrılmamalıydı.Boşluklara dalıp, tebessüm ederken, kendi kendine küfür etti ya da herkese.

Fındık kabuklarını koymak için kase getirmeyi unutmuştu. Döndüğünde ölen komşu bir ilah olmuştu. İçinden bastı kahkahayı, tutamadı kendini, sesli sesli atmaya başladı bu kez kahkahaları. Ve misafiri haşladı, yeni kaynattığı çay suyuyla. Kazayla değil, evet, bilebile. Ve artık umurunda da değildi, ne ayıp ne de kayıplar. Kovdu misafiri sert bir biçimde, ne sorulacak hesapların önemi vardı ne de sonranın. Oturdu derin bir oh çekti. Kahkahaları dindi. Gerçek huzur bu olmalı diye içinden geçirdi. Annesi mahçup, misafrin peşinden çoktan gitmişti. Kendi yatağını serdi ve uyumaya geçti.

Ertesi güne kalır ya da kalmaz verilecek hesapları vardı, misafirin eşine, dostuna. Dert etmedi. Nasıl olsa ölünce geçerdi. Aman canım, bu devirde kim kimi haşlamamıştı ki?

27.02.2011

9 Mart 2012 Cuma

Rue Des Cascades

Çocuk ve Yaşlı Çınar


Pekte yüksek olmayan bir tepede, ulu bir çınar vardı. Öylesinde heybetliydi ki insanlar taa uzaklardan onun varlığını kolaylıkla farkedebilirlerdi. Fakat öyle bir yanlış inanca kapılmıştıki insanlar, yer yer çocuklarını onun bir canavar olduğu söyleyerek korkuturlardı. Derken çocuklar, masum ve güzel canlar, düşman oluvermişti ulu çınara.
Çınar yalnız, çınar sorgular, neden bu uzak duruşlar diye. Çınarın içinde yalnızca hayaller barınırdı. Dimdik görünmesine rağmen oldukça yorgundu . Ve her şeye rağmen insanların onun yanına bir ağaç dikme olasılığını bekledi. Her gün doğumu onun için bir umuttu. İnsanların bütün korkularına rağmen onlar için iyi şeyler üretmeye devam etti, hiç yorulmadan. Her akşam oluşunda çınar içine kapandı ve her defasında sordu kendine "neden?" diye. Bilmiyordu, insanların ondan korkma ihtimalini içinden geçirmemişti bile. Zaten insanları tanımazdı, o doğanın bir parçasıydı, saftı,temizdi kısacası kirlenmemişti.
Gün geçti, günler geçti çınar git gide yaşlandı.Gövdesi her yıl bir parça daha büyümeyi seçti, aslında  istemsiz bir seçimdi bu. Çoğu kez yeni dikilmiş bir fidan olmayı ve şiddetli rüzgarlarla kökünden  kopup, yaşamla vedalaşmayı umdu. Ama yapamazdı onlarca, yüzlerce  dalı vardı ve hiç biri kökünden kopabilmek için işine yaramazdı. Dalları aslında kökünden daha fazla hayata bağlardı onu. Dallar, göğe uzanan bir yol gibi, dallar yaşamanın tek belirtisi onda. Mevsimler geçer, gün ışıkları yer yer değişirdi. Hava soğur, soğuklar güneşle içiçe geçince de ısnırdı havalar. Ve nihayetinde dallar ona herşeyi hissettirirdi. Dallar hayat gibi sanki,dallar temiz ve güzel yapraklarla bezelidir, gizdedir göğe açılan her kapı gibi.
Yine her zaman ki gibi bir gün başlamıştı. Belliydi onun için günün anlamı, günün doğuşu ve batışı günün. Ve bu ikisi arasında sıkıştırılmış koskoca bir hiç olan zaman.Sonbahar gelmişti  yaprakları da dökülmüştü ulu çınarın dalları çırılçıplak kalmıştı ve üşüyordu. Belki de bu üşüme dalların çıplaklığından ziyade sevgi sıcaklığını tatmamış olmaktan kaynaklanıyordu.
 Bir gün yine her zaman ki gibi güneşin doğuşu ve batışı arasında,öylesine zaman geçiriyordu ulu çınar.Ve artık gün bitiyordu, onun için 'umut' kelimesi yoktu, güneş batıyordu. Derken, bir çocuk , küçücük bir canın, taa uzaklardan, koşa koşa ona doğru geldiğini gördü. Heyecanladı ve henüz dökülmemiş bütün yaprakları rüzgarlar altında  kalmışçasına sallanmaya başladı. Güçlüydü, heybetliydi  ama yetmezdi.Çünkü bir yabancılık hissi vardı içinde ve şimdi bir yabancı ona doğru gelmişti, korkmuştu.Neydi bu gelen?, kimdi? Tam her şeyden umudu kesmişken, gün batacakken, nasıl olabilmişti de bir çocuk ona doğru koşabilmişti. Ve çocuk ona tam olarak yaklaşıtığında, küçücük bedeniyle dikildi karşısına ve boynunu olabildiğine kaldırıp, kocaman güzel gözleriyle uzun uzun baktı çınara. Çınarda ona bakmıştı aslında da çocuk bunu fark etmemişti. Zaten farkına varsaydı onun içindeki gizlerin, çocuk korkardı ve kendisini korkutmaya çalışan büyüklerin haklılığına inanırdı. Ama neyse ki çınar sessizdi, için de her ne kadar kötülük barındırmasa da içini açması ürkütücü olurdu insanlar için. Çünkü sonuçta o bir çınardı ve onlar gibi değildi, değil mi ki yanılca insanlar hisseder, insanlar sever, sevilirdi. Derken çocuk seyri bırakıp, küçücük bedeniyle tırmandı yaşlı ağaca,çokta güçlü olmayan dallardan birine oturdu ve seyrine daldı uzakların. Arada büyük küçük farketmez yapraklarından kopardı, yaşlı çınarın.Az acıdı canı çınarın ama geçmez sayılmazdı bu koparılan yaprakların verdiği acı, belki de yerlerinde yenileri çıkardı. Bu gelen her kimse, neyse, belki de ona güç veriridi. Çocuk dalda otururken ayaklarını sallamaya başladı bir yandan da sıkı sıkya tutunmuştu ona, bu dokunuş onun küçücük ellerinde ki sıcaklık çınarın içinde bir yerlere dokundu. Ve onunla arasında ortak bir şeyler olduğunu anladı. Yaşlı çınar çocuğun ne, kim olduğunu bilmeden ona karşı daha fazla sıcaklık hissetmeye başladı içten içe.
Çocuk sabaha kadar ona sıkısıkıya tutunarak etrafın seyrine daldı, ara sıra dallarına göz yaşaları dökülüyordu ama ağaç  göz yaşını bilmezdi, hafiften bir yağmur sandı. Çocuklarda sever miydi acaba yağmurları, bilemezdi.Çünkü o ne çocukları tanırdı ne de yağmurların yine onun bilmediği insanoğluna ne hissettirebileceğini bilebilirdi. Onun içinse  yağmur her şeydi, dalları için bir bayram , bir müjdeydi. Aslında günahkarda değildi ama yine yağmurdan bir şeyler beklerdi. Alsın isterdi yağmur, üzerindeki ağırlığı, silip süpürmesini içini kemiren dayanılmaz hisleri, kısacası arındırılmayı beklerdi .
Karanlık çökmüş, hava iyice soğumaya başlamıştı. Rüzgar dökülen yaprakları temizlemekle meşguldü.Çocuk titremeye başlamıtı ama herşeye rağmen sıkıca tutunmuştu, ulu çınara. Çocuk, hafiften bir türkü iliştirmişti minicik dudaklarına. Ve ağaç çocuğun, tıpkı uzaktan seslerini duyduğu kuşların ki gibi, incecik sesini işitebilmişti. Korkusu saatler geçtikçe azalmıştı ve hatta yok olmuştu.Çocukla aralarında ki ortak noktaları daha net hissetti, her nasılsa.Ve çocuktaki masumiyeti bırakın hissetmeyi, açık açık görebilmişti ama o masumiyet nedir bilmezdi, kendi masumiyetinden bile habersizdi .Çünkü, tam tersi hisler onun dünyasında hiç barınmamıştı. Yaşamı ve kendisinin de yaşamakta olduğunu bile bilmezdi. Farkı ancak köklerinden koptuğunda farkedebilirdi fakat bu da şimdilik mümkün değildi.
Çocuk, birlikte gecenin koynuna girerlerken sesli sesli ağlamayı sürdürdü  ve arada bi ses işititi yaşlı ağaç,’anne'. Anne, ne demekti? Kelimeyi de bilmezdi zaten, başından beri onun için yalnızca hisler vardı. Derken uzaklardan bir grup inanın ona doğru koştuğunu hissetti. Bazıları bağıyorlardı, Kemal!, Kemal!. Kemal,ne demekti yine bilmezdi, ismi de bilmezdi. İnsanlar ona yaklaştılar, içlerinden biri aniden diğerlerine bağırdı burada ağacın tepesinde diye. Hepsi koşuşturdular ona doğru. İçlerinden bir kadın:
 Yavrum burada mıydın, çok korktuk seni ararken?
Çocuk — Buradaydım, hem bak canavar değilmiş.
Kadın — Yavrum in hadi aşağı.
Çocuk — İnmem gidin bana anamı getirin.On gün oldu bekliyorum,gelmedi hala ama rüyamda gördüm anam beni çınarda bekle dedi.
Kadın —Ah güzel kuzum, yavru kuzum, annen cennete ve senin burada ıslanmanı istemezdi.Hem sen korkmadın mı da buralara geldin tek başına?
Çocuk — Önce korktum gelirsem buraya, bu canavar bana ne yapar diye, ama anam gelince beni bu canavardan korurur diye düşündüm. Anam güçlüdür,en güçlü benim anamdır.
Kadın  — Öyledir tabi canım kuzum,in aşağı sen Kemal’imizsin, erginimiz, bilginimizsin sen güçlüsün yavrum benim, anandan bile daha güçlüsün.
Çocuk  —Ama yine de gelmicem.
Ve kadın ağacın önünde dizleri üzerine çöktü ve  bağıra bağıra ağlamaya başladı. Yaşlı çınar bir yandan korkuyor bir yandan da heyecanla olup biteni izliyordu. Topluluktan bir adama kadına yaklaştı ve kulağına bir şeyler fısıldadı ve sonra döndü çocuğa :
—Yavrum yapma etme nenen perişan oldu, hepimiz çok korktuk üzme bizi, hem anan da bizlerin üzülmesini istemezdi. Rüyalar gerçek değildir, yavrum evladım anan her yerde her zaman seninle sen onu göremesen de o seni her zaman görüyor, senin onu ne kadar çok sevdiğini, beklediğini de biliyor, inan bana. Sana yalan söylemem yavrum hele ki ailemizin canı, kuzusu Kemal’ime hiç yalan söylemem.
Çocuk — Peki ya neden gelmiyor anam, yoksa beni sevmiyor mu?
Adam bir an duraksadı, ne diyeceğini bilemedi. Gözlerinden yaşların döküldüğünü yaşlı ağaç görmüştü.  Bir şeyler vardı içinde ağacın, tüm hayatı boyunca hissettiğine benzer bir his fakat daha acı. Ve insan kavramıyla karşılamıştı o gün, onlar da kendi hissettiklerine benzer hisleri görebilmişti. Bu insanları birbirine bağlayan şey neydi ? İnsan ve ağcın ortak hisleri, doğal hisler, masum hisler ortaktı belki de. Kim bilir,kim anlayabilirdi ki onu, bakıldığında insanlar için yalnızca dev gibi bir kütleydi, hepsi bu.
Adamın ve kadının ağlamalarına daynamayan çocuk, kendisi de ağlamaya devam ederek, yaşlı ağaçtan usul usul indi. Kadın onun indiğini görünce, büyük sevinçle hemen ayağa kalktı ve indiği gibi onu öpüp koklamaya başladı. Adamın yüzündeyse babacan bir ifadeyle, tebessüm vardı. Belli ki çocuk için yetmemişti onların sevgileri, güler yüzleri. Kırgınlık vardı için de, solmuştu rengi benzi. Ve sonun da tuttular ellerinden Kemal’in yol aldılar uzaklara doğru. Kemal, gidiyordu suskundu ve yavaş yavaş yürürlerken aniden arkasına dönüp ağaca gülümsedi.Sanki acılar içinde kıvranan çocuk o değil di. Bunu görmek yaşlı ağacın, ömrünün hediyesiydi.Olabilirdi, herşey olabilirdi şimdi çocuk için, hatta şu ana dediği ve aradığı şey her neyse o bile olabilirdi çocuğa. Belli ki çocuk onun içini,sıcaklığını görebilmişti. Ama bilemezdi diğerleri yaşlı ağacın hislerini. Şu bir gerçekti ki, hepsi doğanın parçasıydılar ortak hisleri, ortak kaderleri vardı, en basiti doğum ve ölüm gibi. Ama bilmezdi doğanın fertleri birbirlerini, sanki kaderleri bir değildi. Ayırmak için kaderini doğadan, ne çok yok olmayı, unutmayı seçmişti insanoğlu. Kemal’ de insanoğlunun koynun da bulmuştu sonun da kendini. Yok olacaktı, unutacaktı yaşlı ağacı ve ortak hisleri. Nasıl da tuttular elleriden Kemal’in, nasıl da yol aldılar arkalarına bakmadan, diye geçirdi içinden yaşlı ağaç. Ama insanoğlu onu asla duyamayacaktı. Çünkü körlüğü, sağırlığı, dilsizliği en derinden içlerine çoktan çekmişlerdi.

10 Ocak 2012 Salı

Hiç

Şehirler görürüm, şehirlerde insanlar.Kalabalık şehirler ya da boş şehirler.Yerler görürüm dümdüz hiç ayak basılmamış gibi sanki.Düşünürüm saatlerce düşünürüm kendisiyle kalan ben.
Sorular üretirim,cevaplarım yarım yamalak.Çocuklar görürüm çocuklar, doğmamışlar gibi sanki.Büyükleri görürüm kollarına alan çocukları.Hangisi daha şanslıdır diye sorarım, anların değerini bir de onlar için sorgularım.Yaşamak onlarla, belki de yerlerinde olmak isterim.Büyük olmak isterim kazandırmak için çocuğu hayata ve çocuk olmak isterim sarılabilmek için can yarısı babaya!
Ağlarım çoğu kez en ufak şeyi bahane edip ağlamak isterim günlerce.Sonsuza dek susmak isterken bir kahkayla karışırım topluma.Derken, aniden fark ederim farksızlığımı. Aslında farketmem de unuturum bir ara varlığımı bütün kümelerden soyutlayan, bilmediğim gerçekleri.
Şehirler,şehirler onlar için bir 'hiç'im, yalnızlıkta benim,nefrette, beni katıp karışıtıran gülüşler de.
Çoğu kez yürürüm sokaklarda değersiz bahanelerle yürümek isterim en sonuna kadar.En son neresidir bilemem.Hiç kimsenin bilmediği gibi ben de bilmem sonu ya da yok oluşu.
08-03-2011

8 Ocak 2012 Pazar