9 Mart 2012 Cuma

Çocuk ve Yaşlı Çınar


Pekte yüksek olmayan bir tepede, ulu bir çınar vardı. Öylesinde heybetliydi ki insanlar taa uzaklardan onun varlığını kolaylıkla farkedebilirlerdi. Fakat öyle bir yanlış inanca kapılmıştıki insanlar, yer yer çocuklarını onun bir canavar olduğu söyleyerek korkuturlardı. Derken çocuklar, masum ve güzel canlar, düşman oluvermişti ulu çınara.
Çınar yalnız, çınar sorgular, neden bu uzak duruşlar diye. Çınarın içinde yalnızca hayaller barınırdı. Dimdik görünmesine rağmen oldukça yorgundu . Ve her şeye rağmen insanların onun yanına bir ağaç dikme olasılığını bekledi. Her gün doğumu onun için bir umuttu. İnsanların bütün korkularına rağmen onlar için iyi şeyler üretmeye devam etti, hiç yorulmadan. Her akşam oluşunda çınar içine kapandı ve her defasında sordu kendine "neden?" diye. Bilmiyordu, insanların ondan korkma ihtimalini içinden geçirmemişti bile. Zaten insanları tanımazdı, o doğanın bir parçasıydı, saftı,temizdi kısacası kirlenmemişti.
Gün geçti, günler geçti çınar git gide yaşlandı.Gövdesi her yıl bir parça daha büyümeyi seçti, aslında  istemsiz bir seçimdi bu. Çoğu kez yeni dikilmiş bir fidan olmayı ve şiddetli rüzgarlarla kökünden  kopup, yaşamla vedalaşmayı umdu. Ama yapamazdı onlarca, yüzlerce  dalı vardı ve hiç biri kökünden kopabilmek için işine yaramazdı. Dalları aslında kökünden daha fazla hayata bağlardı onu. Dallar, göğe uzanan bir yol gibi, dallar yaşamanın tek belirtisi onda. Mevsimler geçer, gün ışıkları yer yer değişirdi. Hava soğur, soğuklar güneşle içiçe geçince de ısnırdı havalar. Ve nihayetinde dallar ona herşeyi hissettirirdi. Dallar hayat gibi sanki,dallar temiz ve güzel yapraklarla bezelidir, gizdedir göğe açılan her kapı gibi.
Yine her zaman ki gibi bir gün başlamıştı. Belliydi onun için günün anlamı, günün doğuşu ve batışı günün. Ve bu ikisi arasında sıkıştırılmış koskoca bir hiç olan zaman.Sonbahar gelmişti  yaprakları da dökülmüştü ulu çınarın dalları çırılçıplak kalmıştı ve üşüyordu. Belki de bu üşüme dalların çıplaklığından ziyade sevgi sıcaklığını tatmamış olmaktan kaynaklanıyordu.
 Bir gün yine her zaman ki gibi güneşin doğuşu ve batışı arasında,öylesine zaman geçiriyordu ulu çınar.Ve artık gün bitiyordu, onun için 'umut' kelimesi yoktu, güneş batıyordu. Derken, bir çocuk , küçücük bir canın, taa uzaklardan, koşa koşa ona doğru geldiğini gördü. Heyecanladı ve henüz dökülmemiş bütün yaprakları rüzgarlar altında  kalmışçasına sallanmaya başladı. Güçlüydü, heybetliydi  ama yetmezdi.Çünkü bir yabancılık hissi vardı içinde ve şimdi bir yabancı ona doğru gelmişti, korkmuştu.Neydi bu gelen?, kimdi? Tam her şeyden umudu kesmişken, gün batacakken, nasıl olabilmişti de bir çocuk ona doğru koşabilmişti. Ve çocuk ona tam olarak yaklaşıtığında, küçücük bedeniyle dikildi karşısına ve boynunu olabildiğine kaldırıp, kocaman güzel gözleriyle uzun uzun baktı çınara. Çınarda ona bakmıştı aslında da çocuk bunu fark etmemişti. Zaten farkına varsaydı onun içindeki gizlerin, çocuk korkardı ve kendisini korkutmaya çalışan büyüklerin haklılığına inanırdı. Ama neyse ki çınar sessizdi, için de her ne kadar kötülük barındırmasa da içini açması ürkütücü olurdu insanlar için. Çünkü sonuçta o bir çınardı ve onlar gibi değildi, değil mi ki yanılca insanlar hisseder, insanlar sever, sevilirdi. Derken çocuk seyri bırakıp, küçücük bedeniyle tırmandı yaşlı ağaca,çokta güçlü olmayan dallardan birine oturdu ve seyrine daldı uzakların. Arada büyük küçük farketmez yapraklarından kopardı, yaşlı çınarın.Az acıdı canı çınarın ama geçmez sayılmazdı bu koparılan yaprakların verdiği acı, belki de yerlerinde yenileri çıkardı. Bu gelen her kimse, neyse, belki de ona güç veriridi. Çocuk dalda otururken ayaklarını sallamaya başladı bir yandan da sıkı sıkya tutunmuştu ona, bu dokunuş onun küçücük ellerinde ki sıcaklık çınarın içinde bir yerlere dokundu. Ve onunla arasında ortak bir şeyler olduğunu anladı. Yaşlı çınar çocuğun ne, kim olduğunu bilmeden ona karşı daha fazla sıcaklık hissetmeye başladı içten içe.
Çocuk sabaha kadar ona sıkısıkıya tutunarak etrafın seyrine daldı, ara sıra dallarına göz yaşaları dökülüyordu ama ağaç  göz yaşını bilmezdi, hafiften bir yağmur sandı. Çocuklarda sever miydi acaba yağmurları, bilemezdi.Çünkü o ne çocukları tanırdı ne de yağmurların yine onun bilmediği insanoğluna ne hissettirebileceğini bilebilirdi. Onun içinse  yağmur her şeydi, dalları için bir bayram , bir müjdeydi. Aslında günahkarda değildi ama yine yağmurdan bir şeyler beklerdi. Alsın isterdi yağmur, üzerindeki ağırlığı, silip süpürmesini içini kemiren dayanılmaz hisleri, kısacası arındırılmayı beklerdi .
Karanlık çökmüş, hava iyice soğumaya başlamıştı. Rüzgar dökülen yaprakları temizlemekle meşguldü.Çocuk titremeye başlamıtı ama herşeye rağmen sıkıca tutunmuştu, ulu çınara. Çocuk, hafiften bir türkü iliştirmişti minicik dudaklarına. Ve ağaç çocuğun, tıpkı uzaktan seslerini duyduğu kuşların ki gibi, incecik sesini işitebilmişti. Korkusu saatler geçtikçe azalmıştı ve hatta yok olmuştu.Çocukla aralarında ki ortak noktaları daha net hissetti, her nasılsa.Ve çocuktaki masumiyeti bırakın hissetmeyi, açık açık görebilmişti ama o masumiyet nedir bilmezdi, kendi masumiyetinden bile habersizdi .Çünkü, tam tersi hisler onun dünyasında hiç barınmamıştı. Yaşamı ve kendisinin de yaşamakta olduğunu bile bilmezdi. Farkı ancak köklerinden koptuğunda farkedebilirdi fakat bu da şimdilik mümkün değildi.
Çocuk, birlikte gecenin koynuna girerlerken sesli sesli ağlamayı sürdürdü  ve arada bi ses işititi yaşlı ağaç,’anne'. Anne, ne demekti? Kelimeyi de bilmezdi zaten, başından beri onun için yalnızca hisler vardı. Derken uzaklardan bir grup inanın ona doğru koştuğunu hissetti. Bazıları bağıyorlardı, Kemal!, Kemal!. Kemal,ne demekti yine bilmezdi, ismi de bilmezdi. İnsanlar ona yaklaştılar, içlerinden biri aniden diğerlerine bağırdı burada ağacın tepesinde diye. Hepsi koşuşturdular ona doğru. İçlerinden bir kadın:
 Yavrum burada mıydın, çok korktuk seni ararken?
Çocuk — Buradaydım, hem bak canavar değilmiş.
Kadın — Yavrum in hadi aşağı.
Çocuk — İnmem gidin bana anamı getirin.On gün oldu bekliyorum,gelmedi hala ama rüyamda gördüm anam beni çınarda bekle dedi.
Kadın —Ah güzel kuzum, yavru kuzum, annen cennete ve senin burada ıslanmanı istemezdi.Hem sen korkmadın mı da buralara geldin tek başına?
Çocuk — Önce korktum gelirsem buraya, bu canavar bana ne yapar diye, ama anam gelince beni bu canavardan korurur diye düşündüm. Anam güçlüdür,en güçlü benim anamdır.
Kadın  — Öyledir tabi canım kuzum,in aşağı sen Kemal’imizsin, erginimiz, bilginimizsin sen güçlüsün yavrum benim, anandan bile daha güçlüsün.
Çocuk  —Ama yine de gelmicem.
Ve kadın ağacın önünde dizleri üzerine çöktü ve  bağıra bağıra ağlamaya başladı. Yaşlı çınar bir yandan korkuyor bir yandan da heyecanla olup biteni izliyordu. Topluluktan bir adama kadına yaklaştı ve kulağına bir şeyler fısıldadı ve sonra döndü çocuğa :
—Yavrum yapma etme nenen perişan oldu, hepimiz çok korktuk üzme bizi, hem anan da bizlerin üzülmesini istemezdi. Rüyalar gerçek değildir, yavrum evladım anan her yerde her zaman seninle sen onu göremesen de o seni her zaman görüyor, senin onu ne kadar çok sevdiğini, beklediğini de biliyor, inan bana. Sana yalan söylemem yavrum hele ki ailemizin canı, kuzusu Kemal’ime hiç yalan söylemem.
Çocuk — Peki ya neden gelmiyor anam, yoksa beni sevmiyor mu?
Adam bir an duraksadı, ne diyeceğini bilemedi. Gözlerinden yaşların döküldüğünü yaşlı ağaç görmüştü.  Bir şeyler vardı içinde ağacın, tüm hayatı boyunca hissettiğine benzer bir his fakat daha acı. Ve insan kavramıyla karşılamıştı o gün, onlar da kendi hissettiklerine benzer hisleri görebilmişti. Bu insanları birbirine bağlayan şey neydi ? İnsan ve ağcın ortak hisleri, doğal hisler, masum hisler ortaktı belki de. Kim bilir,kim anlayabilirdi ki onu, bakıldığında insanlar için yalnızca dev gibi bir kütleydi, hepsi bu.
Adamın ve kadının ağlamalarına daynamayan çocuk, kendisi de ağlamaya devam ederek, yaşlı ağaçtan usul usul indi. Kadın onun indiğini görünce, büyük sevinçle hemen ayağa kalktı ve indiği gibi onu öpüp koklamaya başladı. Adamın yüzündeyse babacan bir ifadeyle, tebessüm vardı. Belli ki çocuk için yetmemişti onların sevgileri, güler yüzleri. Kırgınlık vardı için de, solmuştu rengi benzi. Ve sonun da tuttular ellerinden Kemal’in yol aldılar uzaklara doğru. Kemal, gidiyordu suskundu ve yavaş yavaş yürürlerken aniden arkasına dönüp ağaca gülümsedi.Sanki acılar içinde kıvranan çocuk o değil di. Bunu görmek yaşlı ağacın, ömrünün hediyesiydi.Olabilirdi, herşey olabilirdi şimdi çocuk için, hatta şu ana dediği ve aradığı şey her neyse o bile olabilirdi çocuğa. Belli ki çocuk onun içini,sıcaklığını görebilmişti. Ama bilemezdi diğerleri yaşlı ağacın hislerini. Şu bir gerçekti ki, hepsi doğanın parçasıydılar ortak hisleri, ortak kaderleri vardı, en basiti doğum ve ölüm gibi. Ama bilmezdi doğanın fertleri birbirlerini, sanki kaderleri bir değildi. Ayırmak için kaderini doğadan, ne çok yok olmayı, unutmayı seçmişti insanoğlu. Kemal’ de insanoğlunun koynun da bulmuştu sonun da kendini. Yok olacaktı, unutacaktı yaşlı ağacı ve ortak hisleri. Nasıl da tuttular elleriden Kemal’in, nasıl da yol aldılar arkalarına bakmadan, diye geçirdi içinden yaşlı ağaç. Ama insanoğlu onu asla duyamayacaktı. Çünkü körlüğü, sağırlığı, dilsizliği en derinden içlerine çoktan çekmişlerdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder