Soğuk bir kış gecesiydi. Fikirlerinin tiyatrosunu izler gibi, usul usul yağan karı izliyordu. Çoğu hikayenin başlangıcı gibiydi. Aslında fikirleri de hiç uslu değildi. Derken annesi içeriden seslendi. İrkildi ani. Kapatamadığı tüm perdeleri kapatır gibi, biraz kırgın, biraz sakin kapattı perdeyi.
Annesi,"Kardeşin geldi." dedi. Pencere arka tarafa bakıyordu, görememişti onun geldiğini. Zaten umurunda da değildi. Sadece kardeşleri vardı, bir roldü onunki, zorla verilmiş gibi. Bu akşamlıkta rolünü oynadı. Kardeşi giysilerini değiştiriken akşamdan kalma yemeği ısıttı.Görevi bitmişti. Şimdi iyi bir abla olabilirdi. Odasına girdi ya da daha doğrusu boş bir odaya çekildi.
Düşünmeye başladı. Neydi hayat ya da ölüm neydi? Bügün bir komşuları vefat etmişti. Acaba biz onu yaşıyor sanırken,o gerçekten de yaşıyor muydu diye kendi kendine sormadan edemedi. Ölen komşuyla, pekte konuşmazlardı. Belli ki daha yaşarken öldürmüşlerdi onu. Birbirlerini gördüklerinde göz eder, güya selamlaşırlardı. Tüm muhabbet bundan ibaretti aralarında. Bugün onun ölümünü duyduğunda bir ürperti hissetti. En azından simasını bildiği birinin kaybı bile gözlerinin dolmasına yetebilmişti. Ama ağlamadı.
İçeriden sesler geliyordu. Kardeşi oldukça dertliydi. İşleri yine ters gidiyor, yoluna taşlar konuluyordu. Her zaman ki haliydi işte, ondan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Kimse ona 'abla' dememeliydi. Çünkü hiçbiri ondan değildi. Onlar evrimlerini çoktan tamamlamış topluma karışmışlardı.
Evet, komşu ölmüştü, sıradan bir insandı işte. Her insan gibi, çiçekler, böcekler gibi ölmüştü. Fazla düşünmenin gereksizliğine karar verdi. Derken kapı çalındı. Annesi kardeşini dinlemekle meşguldü. Zaten yaşlı ve hastaydı da. Gitti kapıyı açtı. Karşı evdeki komşuları gelmişti, cenazenin genel bir değerlendirmesini yapmaya. Annesi o sırada yanlarına geldi, misafiri gereksiz bir güler yüzle karşıladı. Misafirle birlikte oturma odasına geçerlerken, annesi göz ucuyla çay suyu koymasını istedi. Mutfaktan odaya geçtiğinde muhabbet çoktan koyulaşmaya başlamıştı bile.
Kulaklarını, gereksiz sözler arasında konuşturamadığı zihnini, bu anlamsız muhhabbete esir etmek istemiyordu. Aslında hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi dinlemek istemiyordu. Ama oturmalıydı yanlarında. Genç bir kızdı ve eve gelen misafire hizmeti o yapmalıydı. Odaya çekilmesi ayıp olurdu. Hoş kendisiyle kalsa ne değişirdi, bu sefer de kendini dinlerdi. O da en gereksizi ve hatta en yorucu olanıydı. Beynini çıkartıp bir kenara koymanın yolunu çok çok aradı, ama bulamadı.
Derken ister istemez muhabbete kulak verdi. Denilenlere bakılırsa, komşu iyi biriymiş, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazmış. Mesela, hiç saç başa kavga etmemiş. Ha üç buçuk ay önce bir diğer komşuyla kavgası sayılmazsa tabi. Diğer komşunu eşiyle bakışıyorlarmış sonra evlenmeye karar vermişler. Ölen komşunun üç çocuğu varmış, bir de kocası, gece vardiyasındaki kocası. Neyse, sıkılmış zavallıcık hayatından ve tam adamla kaçacaklarken adamın karısı basmış çığlığı. İzin vermemiş gitmelerine. Sevmek suç muymuş aman, bu devir de kim, kimin kocasını kaçırmıyormuş. Bugün komşu ölmüş adamın karısı da kına yaksınmış. Ah zavallı komşucuk nasıl da masum bir insanmış. Geçenlerde biriyle selamlaşmış.Ne saf, temiz kalpli bir insanmış bu devirde kim, kime selam verme cesareti gösterirmiş. Bir daha böyle bir insanı bulmak çok zormuş vah vah, vah vah...
Allah taksiratını affetsin, diye geçirdi içinden. Gitti çayı demlemeye. Memleketten gönderilen fındıklardan koydu kaselere, çay takımını hazırladı. Çay demini alana kadar geçti tekrar içeri. Muhabbet tüm hızıya devam ediyordu. Misafir anlatıyor da anlatıyordu. Meğer komşu çok adil bir insanmış, kimseciklere haksızlığı olmamış. Parti kursa tek başına iktidar olup, devlet yönetirmiş. Zaten büyük büyük dedesi de paşamış. Kanın da varmış kadının, asil kadınmış canım. Çok zekiymiş ilkokul mezunuymuş ama uzay mekiği yap deseler, projeyi akşam ver, sabah al, o hızla da yapamış yani.
Çay takımlarını almaya mutfağa gidip gelene kadar, komşunu aslında Sokrates'le uzaktan akraba olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmadı. Meğer hemen hemen hergün görüp, göz ucuyla selamlaşıtığı kadın bu devirde yeryüzündeki en hürmete değer insandı. Nasılda bilememişti değerini. Onunla daha fazla zaman geçirmeliydi, hatta dizinin dibinden ayrılmamalıydı.Boşluklara dalıp, tebessüm ederken, kendi kendine küfür etti ya da herkese.
Fındık kabuklarını koymak için kase getirmeyi unutmuştu. Döndüğünde ölen komşu bir ilah olmuştu. İçinden bastı kahkahayı, tutamadı kendini, sesli sesli atmaya başladı bu kez kahkahaları. Ve misafiri haşladı, yeni kaynattığı çay suyuyla. Kazayla değil, evet, bilebile. Ve artık umurunda da değildi, ne ayıp ne de kayıplar. Kovdu misafiri sert bir biçimde, ne sorulacak hesapların önemi vardı ne de sonranın. Oturdu derin bir oh çekti. Kahkahaları dindi. Gerçek huzur bu olmalı diye içinden geçirdi. Annesi mahçup, misafrin peşinden çoktan gitmişti. Kendi yatağını serdi ve uyumaya geçti.
Ertesi güne kalır ya da kalmaz verilecek hesapları vardı, misafirin eşine, dostuna. Dert etmedi. Nasıl olsa ölünce geçerdi. Aman canım, bu devirde kim kimi haşlamamıştı ki?
27.02.2011

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder