28 Mayıs 2012 Pazartesi

Kendi İçimde Bir Şarkı

Yalnızlığın dibine vurduğum vakitlerden birindeydim. İlk kez hissetmiştim yalnızlıktaki huzuru. Mutluydum, inanmıştım huzura. Uyuyor, uyanıyordum, eskisi gibi koşmuyor yürüyordum.Karşılaştığım tanıdıklarla uzun uzun dertleşmiyor, göz ucuyla selamlaşıp geçiyordum. Kış soğuğu beni donduramıyordu, içimde bir sıcaklık vardı ve ben hayatı ılık ılık yaşıyordum.
Evime kapadığım oluyordu kendimi  günlerce, aylarca. Şöyle bir düşününce sanki yıllar geçmişti. Mevsimler, mevsimler,  sıcak ve soğuk mevsimler geçmişti sanki, sen yeniden kapımı çalana kadar.
17.02.12

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Bir Soğuk Uyku

Günler geçiyordu, benim için hiçbir şey değişmiyordu. Yine de zamanın geçişi benim için uçurumla yüzyüze gelmek gibiydi.Hiçbir zaman hiçbir şey için yetmezdi zaman. Dolu dolu geçecek diye korkup da hiçbir şeye yettiremediğimiz vakitler aslında ne kadar da boştu. Farketmezdik. Çünkü farkındalık yoraradı, farkındalık acıydı.
Küçükken bize zamanı anlatmak için uyku vakitleri ölçü olarak verilirdi. Yatcaz, kalkcaz… Yoksa zaman uykuyla paralel mi giderdi. Ya da ikisi aynı şeyler miydi de biz fark etmemiştik bunu çocukluktan bu yana. Şimdi şimdi anlıyorum ki zaman yakıcı bir kış soğuğu, uyku ise soğukta sokakta kalmaya mecbur kalmış bir bireyin mecburi sonu. Ve şimdi zamanın akışı içindeki  bizler uyuyoruz.
Her ne kadar üzülüp, sevinsem de zamanın boşluğunu ve uykuları düşünsemde, uyunur uyanırım periyodik olarak. Görmediğim, bilmediğim şehirlerde vapurlar kalkar, uçaklar iner, hayat akıp gider. Bense zamana anlam verme ölçütü saatle selamlaşırım arasıra.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Bağdat'ta Bir Gece


Geceydi, sıcak bir geceydi  belki de soğuk bir gündüzdü hatırlamıyorum.Gece ya da gündüzdü fark eder mi? Hızlı adımlala koyulmuştum yola ve nere gittiğimi de bilmiyordum. Bir yerlere giriyordum sonra o yerlerden çıkıyordum.Güzeldi. Karanlık yerlerdi, insanlar, çıplak sırtlı insanlar üzerime geliyorlardı. Yine de kaçmıyordum onlardan, acıyordum! Sonradan farkediyordum ki kendi sırtımda çıplakla sevişiyordu. Ürpermiştim.
Ben o bir yerlerden çıkıp girmeye devam ederken Atlılar geldiler beni tutuklamaya. Atlılar beni kamyonun kasasına attılar. Belki de ben onların bellerine sarılmışımdır atın üzerindeyken, hatırlamıyorum. Bu kez yine bilmediğim başka yerlere götürülüyordum. Neresi olduğu mühim değil.Gitmek ya da kalmak farketmez.Şimdi kafama takılan gerçek soru şu ki, sıcak mıydı yoksa soğuk mu? Öylesine hızlı yol katettik ki yolun sonunda başım döndüyordu.Bir de soğuktan mı aşırı sıcaktan mı bilmiyorum solmuştum belki de donmuştum tam olarak hissetmiyordum.
 Sonra;
Atlılar! Beni bir yerlerde yolun ortasında bıraktılar gittiler!
Atlılar! Tozu dumana kattılar boğuldum!
                                                      Atlılar! Duyun sesimi arkanızdan efsaneler yarattım!
Tozun dumanın arasında boğulyordum belki de özgürlüğü soluyordum, ne de olsa onlar atlıydılar! Derken fısır fısır sesler duydum.Burnuma belki de kulağıma bilmiyorum ağzıma sesler geliyordu.Kimden, nereden geldiği bilinmeyen sesler diyorlardı ki: "Yaşa!" Bense pusuyordum ama yine de Atlılar'a alkış olsun.
Ben neden buradayım?
Tozlar, tatları tuzlu ama az da tatlı. Yani hem tatlı hem tuzlu. Tozlar gerçek. Yine de emin değilim.
Beni buraya kim getirdi?
Tozlar dindi, her yer şimdi görünüyor ya da hiç bir yer görünmüyor. Yer yok, hiç bir şey yok, şey yok, yok!
Sesler fısır fısır, duyuyorum eminim, sahipsizler!
Görüyorum ama kimse yok!
Derken geliyorlar, adamlar geliyorlar alacakaranlıklar içinden. Yaklaştıklarında fakediyorum kollarının çivi, kafalarının bulut olduğunu. Çivi kollar tutuyorlar bileklerimden. Hiç bir şey demeden çekip görüyorlar beni bu bilmediğim yerlerden. Çırpınıyorum kafalarımız değiyor birbirine ve her dokunuşta sisler içinde kalıyor beynim, sisler... Henüz sormuştum ki "Beni buraya kim getirdi?" cevabımı alamadan sürükleniyordum şimdi. Bundan sonra ben yoktum belki de vardım, hem var hem yoktum farkeder mi?

30 Nisan 2012 Pazartesi

Sona Soyunma


Sıkılırdık hayatlarımızdan, çoğu kez yok olmak isterdik. Ve neden denemezdik ölümü sıyrılmak için bedenlerimizden. Herşeyi bırakıp  gitmek bu kadar mı zordu, yaşamak bu kadar mı değerli?
Sahi ne getirirdi ki bize zaman? O bizim üzerimizden şiddetle geçerdi. Bazılarına ilaç gibi geldiği ise bizim için yalnızca bir efsaneydi. Umut yüz kez, bin kez ölmüştü bizde. Görmezdik çünkü biz en çok görmezden gelmeyi severdik .Ve işte bu yüzden her defasın da İsa edasıyla diriltmeyi denerdik tüm ölü umutları. Denemezdik hiçbir zaman koşmayı geçmişe, gidenlere, ölülere.Ölüler soğuktu. Vefasızda değildik aslında, en nihayetin de insandık.Gamsız edasıyla unutabilirdik tüm gerçekleri ve yarı kör bir umutla bağlanırdık yarınlara.

13 Mart 2012 Salı

Evrilmemişbirey

Soğuk bir kış gecesiydi. Fikirlerinin tiyatrosunu izler gibi, usul usul yağan karı izliyordu. Çoğu hikayenin başlangıcı gibiydi. Aslında fikirleri de hiç uslu değildi. Derken annesi içeriden seslendi. İrkildi ani. Kapatamadığı tüm perdeleri kapatır gibi, biraz kırgın, biraz sakin kapattı perdeyi.

Annesi,"Kardeşin geldi." dedi. Pencere arka tarafa bakıyordu, görememişti onun geldiğini. Zaten umurunda da değildi. Sadece kardeşleri vardı, bir roldü onunki, zorla verilmiş gibi. Bu akşamlıkta rolünü oynadı. Kardeşi giysilerini değiştiriken akşamdan kalma yemeği ısıttı.Görevi bitmişti. Şimdi iyi bir abla olabilirdi. Odasına girdi ya da daha doğrusu boş bir odaya çekildi.

Düşünmeye başladı. Neydi hayat ya da ölüm neydi? Bügün bir komşuları vefat etmişti. Acaba biz onu yaşıyor sanırken,o gerçekten de yaşıyor muydu diye kendi kendine sormadan edemedi. Ölen komşuyla, pekte konuşmazlardı. Belli ki daha yaşarken öldürmüşlerdi onu. Birbirlerini gördüklerinde göz eder, güya selamlaşırlardı. Tüm muhabbet bundan ibaretti aralarında. Bugün onun ölümünü duyduğunda bir ürperti hissetti. En azından simasını bildiği birinin kaybı bile gözlerinin dolmasına yetebilmişti. Ama ağlamadı.

İçeriden sesler geliyordu. Kardeşi oldukça dertliydi. İşleri yine ters gidiyor, yoluna taşlar konuluyordu. Her zaman ki haliydi işte, ondan kurtulmanın bir yolu olmalıydı. Kimse ona 'abla' dememeliydi. Çünkü hiçbiri ondan değildi. Onlar evrimlerini çoktan tamamlamış topluma karışmışlardı.

Evet, komşu ölmüştü, sıradan bir insandı işte. Her insan gibi, çiçekler, böcekler gibi ölmüştü. Fazla düşünmenin gereksizliğine karar verdi. Derken kapı çalındı. Annesi kardeşini dinlemekle meşguldü. Zaten yaşlı ve hastaydı da. Gitti kapıyı açtı. Karşı evdeki komşuları gelmişti, cenazenin genel bir değerlendirmesini yapmaya. Annesi o sırada yanlarına geldi, misafiri gereksiz bir güler yüzle karşıladı. Misafirle birlikte oturma odasına geçerlerken, annesi göz ucuyla çay suyu koymasını istedi. Mutfaktan odaya geçtiğinde muhabbet çoktan koyulaşmaya başlamıştı bile.

Kulaklarını, gereksiz sözler arasında konuşturamadığı zihnini, bu anlamsız muhhabbete esir etmek istemiyordu. Aslında hiç kimseyi ya da hiçbir şeyi dinlemek istemiyordu. Ama oturmalıydı yanlarında. Genç bir kızdı ve eve gelen misafire hizmeti o yapmalıydı. Odaya çekilmesi ayıp olurdu. Hoş kendisiyle kalsa ne değişirdi, bu sefer de kendini dinlerdi. O da en gereksizi ve hatta en yorucu olanıydı. Beynini çıkartıp bir kenara koymanın yolunu çok çok aradı, ama bulamadı.

Derken ister istemez muhabbete kulak verdi. Denilenlere bakılırsa, komşu iyi biriymiş, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazmış. Mesela, hiç saç başa kavga etmemiş. Ha üç buçuk ay önce bir diğer komşuyla kavgası sayılmazsa tabi. Diğer komşunu eşiyle bakışıyorlarmış sonra evlenmeye karar vermişler. Ölen komşunun üç çocuğu varmış, bir de kocası, gece vardiyasındaki kocası. Neyse, sıkılmış zavallıcık hayatından ve tam adamla kaçacaklarken adamın karısı basmış çığlığı. İzin vermemiş gitmelerine. Sevmek suç muymuş aman, bu devir de kim, kimin kocasını kaçırmıyormuş. Bugün komşu ölmüş adamın karısı da kına yaksınmış. Ah zavallı komşucuk nasıl da masum bir insanmış. Geçenlerde biriyle selamlaşmış.Ne saf, temiz kalpli bir insanmış bu devirde kim, kime selam verme cesareti gösterirmiş. Bir daha böyle bir insanı bulmak çok zormuş vah vah, vah vah...

Allah taksiratını affetsin, diye geçirdi içinden. Gitti çayı demlemeye. Memleketten gönderilen fındıklardan koydu kaselere, çay takımını hazırladı. Çay demini alana kadar geçti tekrar içeri. Muhabbet tüm hızıya devam ediyordu. Misafir anlatıyor da anlatıyordu. Meğer komşu çok adil bir insanmış, kimseciklere haksızlığı olmamış. Parti kursa tek başına iktidar olup, devlet yönetirmiş. Zaten büyük büyük dedesi de paşamış. Kanın da varmış kadının, asil kadınmış canım. Çok zekiymiş ilkokul mezunuymuş ama uzay mekiği yap deseler, projeyi akşam ver, sabah al, o hızla da yapamış yani.

Çay takımlarını almaya mutfağa gidip gelene kadar, komşunu aslında Sokrates'le uzaktan akraba olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmadı. Meğer hemen hemen hergün görüp, göz ucuyla selamlaşıtığı kadın bu devirde yeryüzündeki en hürmete değer insandı. Nasılda bilememişti değerini. Onunla daha fazla zaman geçirmeliydi, hatta dizinin dibinden ayrılmamalıydı.Boşluklara dalıp, tebessüm ederken, kendi kendine küfür etti ya da herkese.

Fındık kabuklarını koymak için kase getirmeyi unutmuştu. Döndüğünde ölen komşu bir ilah olmuştu. İçinden bastı kahkahayı, tutamadı kendini, sesli sesli atmaya başladı bu kez kahkahaları. Ve misafiri haşladı, yeni kaynattığı çay suyuyla. Kazayla değil, evet, bilebile. Ve artık umurunda da değildi, ne ayıp ne de kayıplar. Kovdu misafiri sert bir biçimde, ne sorulacak hesapların önemi vardı ne de sonranın. Oturdu derin bir oh çekti. Kahkahaları dindi. Gerçek huzur bu olmalı diye içinden geçirdi. Annesi mahçup, misafrin peşinden çoktan gitmişti. Kendi yatağını serdi ve uyumaya geçti.

Ertesi güne kalır ya da kalmaz verilecek hesapları vardı, misafirin eşine, dostuna. Dert etmedi. Nasıl olsa ölünce geçerdi. Aman canım, bu devirde kim kimi haşlamamıştı ki?

27.02.2011